Ben oldum olası "eskici" yim. Yeniye dair ne varsa bana hep eksiklik duygusu yaşatıyor. Eski yemekler, eski giysiler, eski mahalle arkadaşlıkları, eski şarkılar, türküler hep özlediklerim, hep aradıklarım arasındadır. Beni eskiye çeken belki de yoğun bir emekle, zor koşullarda en iyiyi yakalama çabalarımızın, ürüne yansımasının duyguya dönüşmüş olmasıdır.
Köyümüzde kar yağdığında evlerin bölgesel ismiyle( kaşlarını) temizlerdik yağmurlarda üstümüze akmasın diye taştan yapılmış yuvaklarla iyice sıkıştırırdık yollarımız karlarla dolar insanlar yollardan zor geçerlerdi hayvanlarımızı taşıma su ile sular kendimizde köy meydanındaki çeşmelerden getirdiğimiz suları kullanırdık Eğlencelerimizde O zamanlar saz çalan pek yoktu Hafız Mehmet Ali amcanın yanık kavalının nağmelerini dinlerdik. Onunla düğün dernek bir başka heyecan verirdi davulun sesi herkesi köy meydanına çekerdi . O zamanlar fazla olmasa da en çok yetiştirdiğimiz domatesleri Muharrem amca ve mücahit ağabeyinin kamyonu ile Ankara haline götürür geçim yapmaya çalışırdık. Şimdilerde "organik tarım" adı altında yaşamımızda yeniden yer edindirilmeye çalışılan ürünlerin, bizim kuşak hiç de yabancısı değildi. Düşünün nereden nereye gelmişiz. O özellikle yöremizdeki genel verimsizliğin çaresizliğinden olsa gerek dört elle sarıldığımız kimyasalların, ne kadar çok kullanırsak o kadar büyür mantığıyla bilinçsizce tüketilip, eciş-bücüş ürünler yaratılarak kontrol edilemez bir şekilde hayatımıza girdiğini, hastalıklarla tanıştığımızda daha iyi anlıyoruz. Doğayı, vücudumuzu kirleten, o albenisi yüksek besinlerin aslında göz boyamadan başka bir işe yaramadığını, iş işten geçmeden biraz da olsa anlamış olmamızın umutlu mutluluğunu yaşıyorum. Benim dedem (KADİR YİĞİT hiç ameliyat masası görmedi Hala yaşamakta olan HURŞİT amca ve buna benzer yaştakiler Doğayla iç içe bir yaşamın onlara katkısıydı bu ömür. Onların yaşadığı dönemler insanların daha kimyasallarla tanışmadığı yıllar tabi.Alım gücünün az olduğu, yokluk, kıtlık yıllarıydı. Ne bulurlarsa onu yemişlerdi. Vücut gücüyle çalışarak üretmişler ve zorunluluktan da olsa her şeyin doğalını tüketmişlerdi. Süt, yoğurt, bal,pekmez,turşu, et, kepekli undan yapılan köy ekmeği, ebemekmeği, Karakavuk, yemlik, ekşigıcı (madımak), Alıç, Ahlat, Dağeriği, yöresel değişen isimleriyle & Hepsi birer panzehir. Bunları deneyerek tespit eden büyüklerimiz O yıllarda çocuk aklımızla hoşumuza gitmiyor diye yemek istemediğimizi "içinizi siler yavrum" diyerek zorla yedirmeye çalışırdı. Doğanın bize sunduğu mucizeleri, bu sözlerin altın değerinde olduğunu, tecrübesinin ne kadar işe yaradığını, ancak şimdi değerlendirerek anlayabiliyoruz. O zamanlar, zorunluluktan tüketilen ürünler, şimdi ünlü marketlerin raflarında "özel ürün" statüsünde ve emsallerinin çok üstünde bir fiyatla tüketicilere sunulmaktadır.
Yıllarca kendi insanımızın değil, AB ülkesi insanlarının
sağlıklarını düşünür şekilde üretim yaptık. İhraç edilecek mallar bu konularda
sıkı bir denetimden geçirildiği için onlara gönderilen mallarda standartlara
uydurduk. Standart dışı olanı da acımasızca iç piyasada tükettirdik. Fındık geri
döndü, yedik. Biber geri döndü, yedik. Çernobil'in çayını hem de o dönemlerin
bakanının görüntülü onayı ile içtik. Kendi insanına saygılı olmayan yönetimler
ve "bize bir şey olmaz" mantığı ile tüketici bilincinden yoksun, tepkisiz
halimizle kendi sonumuzu kendimiz hazırlar olduk. Her şeyin doğalı güzel. Ben
kim ne derse desin kepekli ekmekteki tat ya da elektronik olmayan bağlamanın
sesinin verdiği keyfin yerini dolduracak hiçbir şey bulamadım henüz. Hele o
sadece gırtlağına güvenenlerin söylediği uzun havaların, bozlakların bizde
hissettirdikleri derin duyguları kim inkar edebilir? Bu gün artık meyvenin,
hayvanın hatta insanın genetik yapısı dahil her şeyle oynanır oldu. Korkarım bu
yüzden gerçek kokuları, gerçek tatları zamanla tamamen unutacağız. O güzelim
kıpkırmızı, köyümüze has kokulu Domatesi dalından koparıp koklayarak yemek,
şöyle baklava tepsisinin başına geçip, elini daldırıp istediğin gibi yemek yok.
Ortalık da Her şey birbirine karıştırılmış genleriyle oynanmış bir sürü şey:
Ben o yüzden uzay filmlerini seyretmeyi hiç sevmem. O mekanik
dünyadan ürkerim. Sanki bütün renkler kaybolmuş, her şey metalik gri renkte. İç
karartıcı, labirent gibi mekanlar; eskiden kağnılar, at arabaları bizlere ne
kadar güzel gelirdi teknolojiye karşı değiliz amma eskiye özlemimiz bu
zannedersem. Büyük şehirlerdeki yaşam alanları hep beton ve asfaltla kaplı
yeşili çok az . Tarlalarımızda, bahçelerimizde binbir renkte çiçek açmış
ağaçlarım, uğur böceğim, rengarenk kelebeğim, her şey durmalı. Ayağımı bastığım
yer çimen olmalı yemyeşil. İnsanlar tek tip sesle konuşmamalı, seslerindeki
duyguyu yakalamalıyım. Bilmeliyim, hissetmeliyim, ağlıyor mu?, gülüyor mu?,
seviniyor mu?, üzülüyor mu?, kızıyor mu? Refleksleri kaybolmamalı. Eskiden
köyümüzde en ufak bir hadise olsa herkesin haberi olur yapılacak işler imece
usulü ile halledilirdi şimdi artık belde olduk artık şehirleşme başladı yani
kimse kimseyi eskisi gibi düşünmüyor yine bizim kuşak ve bizden bir sonraki
kuşaklarda bu dahada çok hissedilecek. Şimdiden insanlarımız yakın çevresi
hariç gençleri tanıyamaz olduk.
Her şey o kadar mekanik ki bakıp da görmediklerimiz, görüp de
hissetmediklerimiz gitgide çoğalıyor. Sakın ola ki bu sözlerimden teknolojiye
karşı olduğum anlamı çıkmasın. Sadece teknolojinin yaşamımızı kolaylaştıran
başdöndürücü hızının, sahte tatmin duyguları yaşatarak, farkında olmadan tüm
dünyamızı kuşattığı gibi beldemizide kuşatmasından endişe duymaktayım. Geride
bırakılmış yıllar bir kayıp mıdır? Hayır. Dönün bakın tek tek; o yılların
yaşayan bir gerçeğisiniz siz. Kendinize bakın, tüm yaşanmış yılların canlı
sonucusunuz. O halde, geride kalmış yıllar bir kayıp değil; sizi inşa eden
yıllardır.
Sadece önünüzdeki yıllar yaşanacak merak edilen yıllardır, elbette
geçmişi olmayan insan var mi? Haklisiniz, kimse geçmişini silemez, iyisiyle
kötüsüyle kazandığımız deneyimler bizi bugün biz yapan öğelerdir.
Önemli olan geçmişini inkar etmeden ama ayni zamanda da geçmişinde
takılmadan bugünü yaşamak, bugünü gereğince yaşayamayanın zaten gelecekten
beklediği çok şey olamaz, geride bıraktığınız yıllarda sizindir.
TALİP YİĞİT





